Sektörde hem mücevher ustası, hem de eğitimci kimliğiyle var olan M. Nasuh Ortak, mücevher sanatının doğru temsil edilmesi gerektiğini belirterek, “Ustanın hüneri, mücevherin tılsımıdır. Gün gelir usta ölür ama mücevher yaşar” diyor.

 9 yaşındayken Kapalıçarşı’da çırak olarak sektöre adım attı. Çarşının en tanınmış ustalarının yanında uzmanlaştı; çıraklıktan kalfalığa, sadekarlıktan mücevher ustalığına yükseldi. Gerçek bir taş tutkunu olan M. Nasuh Ortak, Gemoloji Derneği’nin yönetiminde aktif görev alarak ülkemizin taş potansiyelinin ortaya çıkarılmasında kalıcı çalışmalar yapıyor. Ortak, aynı zamanda kuyumculuk sanatının gelecek kuşaklara aktarılması amacıyla mücevher ve taş eğitimleri de veriyor. M. Nasuh Ortak’la İstanbul-Kabataş, Setüstü’ndeki atölyesinde keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Mesleğinize nasıl başladınız?
Mesleğimizde “Ağaç yaşken eğilir” sözünü önemseriz. Ben de sözün gereğine uygun olarak 1986 yılından bu yana sektördeyim. Dünyanın en muazzam okulunun İstanbul’daki Kapalıçarşı olduğunu söyleyebilirim. Efrim Bağ, Kevork ve Rober ustalardan mücevher sanatının inceliklerini öğrendim, değerli taşları tanıdım. Henüz fabrikasyon üretimin el emeğinin yerini almadığı yıllardı. Ustalarımız çıraklarına sınırsız güven duyarlardı. Kilolarca altını bize emanet ederlerdi. Böylesine kıymetli bir kültürden yetiştiğimiz için günümüzde güven duygusunun yerini kamera sistemlerinin almasını üzüntüyle izliyorum.

Sanat olarak sadekarlığı ifade eder misiniz?
Sadekarlık, yaratıcılığın dışavurumudur. İçinde merak duygusunu, keşfetme arzusunu, araştırma heyecanını barındırır. Her şeyden önce sanatçının kendi kendiyle rekabetidir sadekarlık. Altyapısında görgü ve kültür yatar. Mücevher üretiminin çıkış noktası ise metal ile taşın karşı konulamaz davetidir. Taş yoksa usta tek kanatla uçmaya çalışır; ancak taş ve metal bir araya geldiğinde usta kanatlanır; artık ona kimse yetişemez. Mücevherlerime hünerimi, hayallerimi döküyorum. Adeta benim aynam oluyor. Hassas bir ruh, mücevherin yapılışındaki aşkı, muhabbeti, sevgiyi ve dokunuşu hissedebilir. Bir sadekar dünyanın hangi ülkesine giderse gitsin, kimseye tabi olmaksızın sanatını icra edebilir; çünkü sermayesi bileğindeki künye, yani kendi hüneridir.

Mücevher için ne söyleyebilirsiniz?
Mücevher onu kullanan kişiye dokunur, teniyle temas eder. Parmağında, bileğinde, boynunda, kulağında yer alarak kullanıcısını tamamlar; kişinin parçası olur. Bir aile geleneği, yaşam biçimidir. Sizi siz yapandır aslında… Ustanın hüneri, mücevherin tılsımıdır. Gün gelir usta ölür; ama mücevher yaşar.

Fuarları sektör için faydalı buluyor musunuz?
Fuarları son derece faydalı buluyorum. Ulusal ve uluslararası firmalar ürünlerini vitrine çıkarıyor. Ancak altını çizdiğim gibi sektörün giderek makineleşmeye doğru ilerlemesi beni kaygılandırıyor. Fabrikasyon üretimiyle el emeği üretim arasında dağlar kadar fark vardır. Elde üretilen mücevher üniktir ve usta-çırak ilişkisiyle asırlar boyunca devredilmiş kıymetli bir mirasın ürünüdür. Bu gerçeği göz ardı etmemeliyiz.

Ülkemizde sadekarlığın durumunu nasıl değerlendirirsiniz?
Tüm dünyada saatleriyle tanınan İsviçre’de çoğu evin alt katında saat atölyesi vardır. Nice mücevher sanatçısını yetiştirmiş Türkiye ise öz mirasını yitiriyor. Fabrikasyon üretim karşısında el emeği kuyumculuk sanatının her geçen gün kan kaybettiğini görüyoruz.  Bu nedenle atölyemde üretimin yanı sıra tasarım eğitimi de veriyorum. Her yıl sayısı 100’e varan öğrencim oluyor ve 2002 yılından bu yana çok sayıda sadekarı kuyumculuk sanatına kazandırdığım için mutluyum.